DOĞUM VE ÖLÜM ÜZERİNE
Bebek içi anne karnı ne kadar güvenli. Ortam sıcak, yemek sorunu yok. Ama ortam karanlık ve sulu. Peki bu kollar bu bacaklar, gözler, akciğerler neden var. Buna burda ihtiyaç yok ama bende niye var diye sorar bebek?
Ama o sığınağı , vakti geldiğinde terk etmek zorunda o bebek. Yoksa hem bebek hem de anne ölür. Doğum sancılı , zor. Bebek ağlamaklı. Dünyaya doğdu ve kapalı gözleri açıldı. Demek ki o organlar boşuna değildi.
Şimdi bebek genç adam oldu. Adam soruyor. Bunca güzel ,mucize şeyler gördüm, yedim. Oysa rahimde tat bile yoktu. Gözlerim tüm güzellikleri gördü, dilim tüm tatları tattı, burnum tüm kokuları aldı, kulaklarım tüm güzel seslerle şenlendi. Ama şimdi yaşlandım. Ama ruhum halen genç. Peki ruhum neden yaşlanmadı ? ve Ruhum neden ölümsüzlüğü ve yeni bir bedeni arzuluyor ? Bu istek neden bende var diye soruyor ?
Yine birgün ölüm geliyor, doğum gibi ağlamaklı bir gün yeni bir dünyaya açılan.
KEMALE ERİNCE
Yaş kemale erince, insan bu dünyada sadece yaşayan değil, aynı zamanda hayatın kendisi tarafından şekillendirilen bir varlık olduğunu fark ediyor. Doğa onu yıllarca kullanıyor; ürettiriyor, koşturuyor, sevindiriyor, hüzünlendiriyor ve vakti gelince de yavaşça bir kenara çekiyor. İlk bakışta bir itiliş gibi görünen bu hâl, belki de en büyük hediyedir. Çünkü insan, dünyanın gürültüsünden uzaklaştıkça hakikatin sesini daha berrak işitmeye başlar.
Kanımca bu, çıkışta doğru yolu bulabilmemiz için bize verilmiş ilahî bir lütuftur. Artık hırsların yerini tefekkür, telaşın yerini sükûnet alır. Tanrı'nın kudret ve azametinin tecelli ettiği bu eşsiz dünyanın biyoçeşitliliğini, göklerin ve yeryüzünün muhteşem düzenini seyretmek; üzerinde düşünmek ve O'nun büyüklüğü karşısında boyun eğmek için belki de en güzel zaman, ömrün bu demidir. İnsan, yaş aldıkça dünyayı daha az sahiplenir; fakat onu yaratanı daha çok tanımaya başlar.
FEN VE AHLAK
Fen bilimleri bize doğaya hükmetmenin yollarını öğretir; ahlak ise kendimize hükmetmeyi. Birincisi maddeye güç kazandırırken, ikincisi insana istikamet kazandırır. Müspet ilim, deney ve gözlemle ilerler; sosyal hayat ise ancak ahlakın pratiğe dökülmesiyle kemale erer.
Bir millet, fen bilimlerinde yükselmiş fakat ahlakta çökmüşse, eline kılıç verilmiş bir çocuk gibidir; neyi inşa edeceği de neyi yıkacağı da belli değildir. Tarih, ilmini insanlığı esir etmek için kullanan nice medeniyetlerin enkazıyla doludur. Buna karşılık, ilmi hikmetle, gücü adaletle ve ilerlemeyi ahlakla birleştirebilen toplumlar, yalnızca zengin değil, aynı zamanda medenî olmuşlardır.
Gerçek medeniyet; atomu parçalayabilmekte değil, insanı parçalamamaktadır. Zirve, yalnızca bilgiye sahip olmak değil, bilgiyi hayra yöneltebilmektir. Fen ile ahlakın el ele yürüdüğü yerde güç zulme dönüşmez; orada medeniyet doğar.
Mükemmellik
Mükemmellik yalnızca Tanrı'ya aittir. Kâinatta hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Dünya bile mükemmel bir küre değildir; yaşama daha elverişli olan geoit bir şekle sahiptir. İlk bakışta kusur gibi görünen bu farklılık, aslında hayatın devamını sağlayan hikmetlerden biridir.
İnsan da böyledir. Eğer her sözü doğru, her kararı kusursuz ve her davranışı mükemmel olsaydı; sabrın, affetmenin, merhametin, öğrenmenin ve gelişmenin ne anlamı kalırdı? Hata olmasaydı tevbe, eksiklik olmasaydı gayret, zorluk olmasaydı mücadele diye bir şeyden söz edilemezdi.
Belki de insanı değerli kılan, hiç düşmemesi değil; düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesidir. Kusursuz olmak değil, hakikati aramak ve iyiye doğru yürümektir. Çünkü mükemmellik insana verilmiş bir sıfat değil, ulaşmaya çalışırken bizi olgunlaştıran bir istikamettir.
Mükemmellik Tanrı'ya mahsustur. İnsana düşen ise kusurlarına rağmen iyiliği seçmek, eksiklerine rağmen öğrenmek ve her gün bir önceki günden daha güzel bir insan olmaya gayret etmektir. Ancak kusur saflıktan bilgisizlikten olmalı, bilerek yapılmamalı. Kasten bilinçli kusur affedilemez.